top of page

"Tam olarak ihtiyacı ne?"

İhtiyacı okuyabilmek üzerine hiç düşündünüz mü? Bir yazıyı ya da çok sevdiğiniz bir kitabı okumak gibi aslında. Okumak eylemi. Ama biraz kalıpların dışına çıkmalı… Mesela ihtiyaç okumak? Kimin ihtiyacı tam olarak okumaya çalıştığımız; ya da başka bir ifadeyle görmeye, anlamaya, anlamlandırmaya ve karşılamaya çalıştığımız bu ihtiyaç(lar) kime ait?


Ya okumaya çalıştığımız kendimiz olmalıysa?

Çevremize baktığımızda ne çok koşturmaca var değil mi… Anne, baba, kardeş eş, evlat, arkadaş… Ne çok ihtiyaç var aslında okumamız, görmemiz anlamamız ve çoğu zaman karşılamamız gereken. Günlük, rutin sorumluluklarımız ve daha bir çok şey… Duyguda kaldıkça zorlaşıyor sanki her şey; hissetmemeliyim yoksa güçsüzleşirim; düşünmemeliyim yoksa işlerim aksar; anda kalmamalıyım çünkü işte o zaman gerçekler teker teker gelir kapımı çalar. Bu yüzden sanki hep gülümsemeliyim, hep içimde kopan fırtınalı bir dönemde bile başım dik devam etmeliyim”.


Aslında tek bir şey üzerine düşünmeye başlayabilirsek belki iletişim kanallarımızı daha şefkatli kullanmaya başlayabiliriz. Çünkü, başkalarının ihtiyaçlarını okuyabilmemiz adına önceliği kendimize verdiğimizde aslında bir çok konudaki tutumlarımızın değiştiğine şahit olabiliriz. Çünkü kendi ihtiyaçlarımızın sesini bastırarak içten gelen o sesi duymamak için çabalamak, aslında bir başkasının ihtiyacının okunmasında çoğu zaman bir engel haline geliyor. Çünkü başkalarının ihtiyaçlarına karşılık vermemiz gereken bir an geldiğinde tam o sırada içerden o ses “ben de buradayım, beni de görmen lazım” diye sesleniveriyor.


Bu bir kısır döngü aslında, nesilden nesile aktarılan. Önce ebeveynler ile başlayan bir bastırılmışlık, görmezden gelinme hali ya da büyüklerin yanında küçüklerin konuşmamasının saygı olarak atfedilmesi mesela… Ya da büyüklerin küçüklerin yanında “o anlamaz, daha çocuk” diye her şeyi konuşabildiği, çocuğun var olma ihtiyacına, çabasına ve hakkına karşıt olan bir algı gibi mesela… O yetişkinlerin bir zamanlar çocukken görmezden gelinmesinin bir sonucu olarak doğan, büyüyünce de görülme ihtiyaçlarını çocuklar üzerinden giderdiği kısır bir döngü hani…


Bazı çatışmalı anlarda verdiğiniz otomatik tepkileri düşünün. Bu otomatik tepkiler geçmiş öğretilerden besleniyor aslında ve çoğu zamanda kendi kendimize susturmaya çalıştığımız ihtiyaçlarımızın birikiminden.


Birçok insan duyguların yoğun yaşandığı anlarda durup diğer kişinin davranışlarına yönelik “Acaba şu an karşımdakinin ihtiyacı tam olarak ne?” diye düşünmekte zorlanabilir. Bazen kendimizi bir savunma pozisyonunda bulabilir, “ama” ile başlayan cümleler kurabilir, ya da karşımızdakini engelleyen “yapma, bağırma, koşma” ya da şartlandıran “onu yaparsan, bende bunu yaparım...” gibi daha kaotik sonuçlanabilecek otomatik tepkiler verebiliriz. Öğrenilmiş tepkiler ile farkındalık hali arasındaki ince bir çizgiden söz ediyorum aslında.


Ebeveynlerle yaptığım çalışmalarda sıklıkla “siz olsaydınız” ile başlayan cümleler kurarım. Özellikle çocukları ile olan iletişimlerinde uyguladıkları tutum ve davranışların kendilerine yapılmasını hayal etmelerini isterim. Çünkü neye tepkiliysek, oradan acıyordur canımız çoğu zaman. Çünkü bazen çocuğunuzda gördüğünüz bir davranış, sizin içinizdeki çocuğa dokunuyordur. Ve tepkiniz ne kadar yüksekse o içinizde uzun zaman önce haksızlığa uğradığını anımsadığınız ya da baskıladığınız çocuk sesleniyordur derinden bir yerden.


Bu yüzden düşünelim…


Bazen “yeter artık bunda ağlanacak bir şey yok” yargısıyla karşı karşıya kalan gözyaşlarının arkasında bir hayal kırıklığı; “cezalısın” ile biten yoğun bir öfke nöbetinin arkasında utandırılma veya engellenme hissi, sessizliğin veya aşırı uyumlanmanın arkasında çaresizlik, bağırma ve yüksek sesin arkasında duyulma ihtiyacı, vurma/itme gibi fiziksel tepkilerin arkasında ise duyguları ifade etme ve doğru sözcükleri bulmakta zorlanma, anlaşılmamışlık hissi veya korkusu hatta çoğu zaman güç ihtiyacı yatabilmektedir… Kısacası her bir tepki bir ihtiyaçtan kaynağını alıyor olabilir. Karşımızdakine verdiğimiz yüksek tepkiler bizde nereye dokunuyor olabilir veya aldığımız tepkiler hangi yanımızı köreltiyor olabilir üzerine çokça düşünmeli…


Çünkü önce kendi ihtiyaçlarımızı okumalı; çünkü insan önce kendini görmeli… Yetişkin olmanın zor anlarından biri belki de kendi sesimizle buluşmaktır. Ama ancak kendimizi gördükçe, diğerlerini görebiliriz. kendimizi okudukça, başkalarını okuyabiliriz… Çünkü, deneyimlerin bizde dokunduğu yeri şifalandırdığımız noktada, bir başkasının ihtiyacına verdiğimiz karşılıkta daha şifalandırıcı olacaktır.



Uzm. Psk. Ceylan Ayseli

Comments


bottom of page